4 Şubat 2010 Perşembe

Lois Martin - Cadılığın Tarihi


Cadılığın Tarihi


Lois MARTIN


Kalkedon Yayınları


2009 İstanbul


ISBN 978-605-5679-31-6


99 Sayfa



Cadılar, Ortaçağ, Büyü, Okültizm sevdiğim konular... İdefixe'de bu kitabı görünce hemen sipariş verdim. Kitap bir cep kitabı olarak hazırlanmış. Ayrıntıya girmeden ana hatlarıyla özet bir tarihi yelpaze sunuyor. Sayfa sayısından da anlaşılıyor. Kolay okunan bir kitap. İlgilendiğim bir konu olduğu için severek okudum.

Cadı imgesi modern çağda gerek -bizde henüz pek kutlanmayan- cadılar bayramı gerek sinema gerekse televizyonlarda genel olarak sempatik olarak kullanılan bir imge. Tatlı Cadı Samantha'yı kim sevmez? Ya da Harry Potter'ı. Samantha tatlı... Harry Potter sempatik...
Peki Ortaçağ'da yakılan onca kadının suçu neydi. Bu konu derin bir konu. Kitabın alt başlığı "Ortaçağ'da Bilge Kadının Katli". Bunda derin bir mana gizli. Kitapda rastlamadım ama başka bir yerde okuduğuma göre (kaynağını hatırlayamıyorum), Ortaçağ'da kilise erkek doktorlar yetiştirmeye başlar, ancak o dönemde tıp kadınların elindedir. Ebeler, kocakarılar insanları doğurtur, hastalıklarını teşhis eder ve yaptıkları bitkisel ilaçlarla onları iyileştirirlermiş. Hal böyle olunca kimse kilisenin yetiştirdiği doktorlara (ki kendileri erkek) kimse gitmemiş. Bu yüzden kilisenin özellikle kadınları hedef alan bu cadı avını başlattığını okumuştum. Ne kadar acı.
İlk kadın yakılması (engizisyonun emriyle) 1180 yılında Toulouse kentinde gerçekleşti. O yıllarda binlerle ifade edilen sayılar zamanla arttı. İyimser rakam 200.000 kişi.
Cadılarla ilgili basılmış en ünlü kitap 1486 yılında Jacop Sprenger ile Heinrich Kramer'in yazdıkları Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) adlı kitapdır. Kitapda bilinen cadı inançlarının ayrıntılı listesinin yanında, şüpheli cadıların sorgulanması için önerilen yasal prosedürleri içeriyordu. En etkili cadı avı metinlerinden bir olarak tarihe geçen kitap 1669 yılına kadar 29 kez basılmıştır. Bu tür kitapların yanında cadı avına karşı çıkan en ünlüsü ise Friedrich Spee'nin 1631 yılında yayınlanan Cautio Criminalis (Suçlarda Dikkat Edilecekler) kitabıdır. Kitapda "O işkenceyi papaya yapsan, o da cadı olduğunu kabul eder" benzeri cümlelerle doludur.
Dediğim gibi bir cep kitabı Cadılığın Tarihi. Daha önce Haydar Akın'ın "Ortaçağ Avrupası'nda Cadılar ve Cadı Avı" (Dost 2001) kitabını okumuştum. Haydar Akın cadılara ve cadı avına dair ne varsa detaylarıyla kapsamlı olarak kitabında yer vermiş. Bende cadılarla ilgiliyim, belki de bir cadıyım, okuyayım kısa ve öz olsun derseniz Lois Martin'in "Cadılığın Tarihi"ni, yok uzun uzun detaylı okuyayım derseniz Haydar Akın'ın "Ortaçağ Avrupası'nda Cadılar ve Cadı Avı"nı tavsiye ederim.
Cadılığın Tarihi kitabından:
"Cadıların Sabbatlar'a uçarak gittikleri fikri, kökenlerini gece gezintisi ya da vahşi av olarak bilinen pagan geleneğinden almaktadır ve pagan tanrıça Diana ile onun yerel benzerlerinin klasik cadı prototipini nasıl etkilediği konusunda en güçlü ögelerden biridir. Öte yandan geceleri gökyüzünde dolaştıklarına ve insanların kanını emdiklerine inanılan baykuş görünümlü iblis kadınlar olan kan emici striga ya da lamialar gibi pagan efsanelerinin de etkisi vardır. Bu inançlar, büyük oranda bebek katili iblisler Lilith ve Lamia efsanelerininden beslenmişti. İbrani efsanesine göre Lilith, Adem'in kaburga kemiğinden değil kendisi gibi yeryüzünden yaratılmış ilk karısıydı. Bu Lilith'i Adem'den aşağı değil onunla eş değer bir konuma getirmektedir. Evlilikle ilgili bir dizi tartışmanın ardından yuvadan uçtu ve iblis aşıklarıyla birlikte çölde yaşayabilmek için onu terk etti. Lilith kendi iblis çocuklarının hayatına karşılık yeni doğmuş bebeklerin canını alan şeytani ve kin dolu bir figüre dönüştü. Benzer biçimde, Libya kraliçesi Lamia da kendi çocuklarının tanrıça Hera tarafından öldürülmesinin ardından bir bebek katiline dönüştü. Hera Lamia'nın, kocası Zeus'un sevgilisi olduğunu fark etmişti. Daha sonra bedbaht Lamia'nın diğer insanların çocuklarını öldürerek intikamını aldığı söylenir. Bu farklı ve birbirinden uzak halk hikayeleri zamanla birbirine karışmış ve sonraki Orta Çağların ardından uçan şeytani cadı prototipi ortaya çıkmıştır."
"Cadıların Sabbat'lara uçarak gittiği inancı pek çok açıdan sorgucuların çoğu zaman dile getirdiği gibi, Sabbat'ların ıssız ve ulaşılmaz yerlerde yapıldığı iddiasını pekiştirmek için gerekliydi. Newfoundland, cadıların popüler gece istikametlerinden biriydi."
"Engizisyon'un İngiltere'de çok az etkisi oldu ve cadılık kıtanın tümünde korkuya neden olan komplo teorisi biçimine asla dönüşmedi. Hatta Malleus Maleficarum, kıtada defalarca basılmasına karşın, görece modern zamanlara dek İngilizce'ye çevrilmedi."
Ortaçağ Avrupası'nda Cadılar ve Cadı Avı kitabından:
"Engizisyon mahkemesi komisyonunda yer alan doktorun iki görevinden biri sanığın sorguda işkence nedeniyle erken ölmesini engellemek, diğeri ise cellatlara sanatlarını icra ederken yardım etmek ve yeni teknikler göstermekti."
"17. yüzyılın başına kadar kısmen uygulanan eski infaz ritüelleri, diri diri yakma, suda boğma ve diri diri toprağa gömme olarak üç grupta toplanmıştır. Bunlar celladın can alma görevini, doğanın sınırsız arındıran kudretine terk etmiştir. Suçlunun suçlu olduğu tespit edilince kötülüklerden arınması için kan dökmeksizin ateş, su, toprak gücü ile arınması için bırakılmıştır."
Birde bunun yanında günümüzde hızla yayılan Wicca dinide bu konunun bir başka boyutu.



Yargılanın cadı olduğunu anlamak için sorulan sorulardan bazıları:
1. Kedi, kurbağa, fare, yarasa gibi şüpheli hayvanlarla aranız iyi mi?
2. Canınızı sıkan insanların başına kötü şeyler geliyor mu?
3. Solak mısınız?
4.Suya düşünce batmadan suyun üzerinde kalabiliyor musunuz?
5. Arkadaşlarınız sizi fazla kibirli, gururlu ya da kıskanç olarak nitelendirir mi? (NTV Tarih Ekim 2009)
Not: Beni Ortaçağ'da kesin potansiyel bir cadı olarak görürlerdi belki de yakarlardı. Çünkü kedilere bayılırım, üstelik solakım :S


1 Şubat 2010 Pazartesi

Ocak Ayının Kitap Ayracı

Kitapları ne kadar çok seviyorsam, kitap ayraçlarını da o kadar seviyorum. Bu sevgim koleksiyon yapacak kadar çok. Sayısını bilmediğim ayraçım var. Madem bu bir kitap blogu, kitap ile ilgili şeylere de yer vermek gerek. Her ay bir ayracımı paylaşacağım. Böylece benim içinde bir katalog oluşur. İlk ayraçım "CİNAYET" romanlarının gözdesi...:)

Kitap: Agatha Christie - Kahverengi Elbiseli Adam

Ergun Candan - Antik Mısır Sırları



Antik Mısır Sırları

Ergun CANDAN

Sınır Ötesi Yayınları

2005 İstanbul

ISBN 975-8312-24-3

479 sayfa








Antik Mısır Sırları ilginç bir kitap. İlk yarısında beklediğimi bulamadım. Antik Mısır sırlarını ve mitolojisini beklerken ilk 200 küsür sayfa Atlantis, Mu Kıtası ve Tufan'nın gerçekten varolduğuna dair kanıtlarla bezenmiş. Kitabın 223. sayfasından itibaren Mısır kozmogonisi, Ölüler Kitabı gibi konulara girdiğinde benim için ilginç oldu. 371. sayfadan sonrası ise tekrar hayal kırıklığı yaşattı. Bu sayfadan sonra Mısır inisiyelerinin Yunanistan'daki yansımaları anlatılıyor.

Kitap gündelik bir dilde yazılmış, bu yüzden akademik bir çalışma olarak sayamıyorum. Bu yüzden de inandırıcılığını yitirmiş. Yazım hataları olması normal ancak bilgi anlamında da pek çok hata gözüme takıldı. Bunlardan en barizi 375. sayfadaki "Yılanlı Sütun" ile ilgili olanı. Yazar " Delf Mabeti'nin içinde ateş yanan altın bir kaseyi başlarıyla tutan, birbirine spiral şeklinde sarılı üç yılandan oluşan Bronz bir sütun bulunmaktaydı. Bu Sütun daha sonra Osmanlılar'ca İstanbul'a getirilmiştir. Halen, üst kısmı kırılmış durumda İstanbul'un Sultanahmet Meydanı'nda bulunmaktadır." diye yazmış. Bu bilgi sütunun Sultanahmet Meydan'ında durması dışında tamamen yanlış. Sütunun ilahi bir konumu yoktu. İ.Ö. 479 yılında Delphi’deki Apollon Tapınağı önünde duran bu sütun, Yunanlılar’ın Perslere karşı kazandıkları Palataia zaferinin bir anısı olarak ele geçirilen silahların eritilmesi ile yapılmıştır. Bu sütun birbirine sarılmış üç yılan figürünün başları üzerinde taşıdıkları kazandan meydana geliyordu ve sütun kıvrımlarında 31 Yunan kolonisinin adları yazmaktaydı. Bugün bile bu yazıları görmek mümkündür. İstanbul'a ise Osmanlılar tarafından getirilmemiştir. Roma İmparator'u Constantinus başkenti Roma'dan eski bir Yunan koloni kenti olan Byzantium'a taşımaya karar verince Byzantium’da 324 yılında büyük bir inşaat başladı ve 330 yılında büyük eğlencelerle kentte açılış töreni yapılmıştır. Kente yeni bir forum yapılmış (Forum Constantini) ve burada üzerinde Constantinus’un tunçtan bir heykelinin bulunduğu bir sütun (Çemberlitaş) dikilmiştir. Şehir imparatorluğun çeşitli yerlerinden gelen pagan heykellerle süslenmişti. İşte bu sırada Yılanlı Sütun Delphi'den getirilmiştir.



Bir başka yanlışlık; İ.Ö. 1300'lerde Mısır tapınaklarında kullanılan bir unvan Neokor. Neokor ya da neokoros Yunanca bir kelimedir ve kullanımı Roma imparatorluk döneminde yaklaşık İ.Ö. 29 yıllarında Anadolu kentlerinin İmparator Augustus adına başlatıkları İmparatorluk Kültü ile kullanılan bir terimdir. Neokor, kentlerinde Augustus'a bir tanrı olarak tapınma iznini Roma senatosunda alındığını gösteren "tapınak muhafızı" anlamında kullanılmıştır. Bu terim kentler için rekabet ettikleri komşularından bir adım öne geçerek, Roma'nın gözüne girmek için kullanılmaktadır. Gerçekte resmi bir unvan değildir. Bu terim yüzünden kentler birbirine girmiş, büyük düşmanlıklar bile yaşanmıştır. Örneğin Nikomedeia (İzmit) ve Nikaia (İznik) kentleri arasında büyük husumetler yaşanmıştır. Yazar neokor terimini rahip adayları olarak kullanıyor. Mantık olarak evet kullanılabilinir. Ancak bana çelişkili gelen Mısır'daki bu rahip adaylarına neden Yunanca bir unvan verildiği. Yunanistan'da bile bu unvan kullanılmazken. Belki yazar "ilk Mısır'da kullanıldı daha sonra Yunanistan'da kullanıldı" diye açıklar. Ancak o yıllarda Mısır'ın resmi dilinin Yunanca olması gerekir ki benim bildiğim kadarıyla değil.



Kitapda ilginç bilgiler de mevcut. Mesela Mısır tanrısı Osiris aslında Atlantisli bir bilge imiş. On emir de Osiris öğretisinin 42 kuralının bir özeti imiş. Bunlar çok ilgimi çekti gerçekten. Ancak en hoşuma giden Ölüler Kitabının anlatıldığı bölümde kalbin tartılması aşaması. Bu kısmı kitapdan alıyorum.

Kalbin Tüyle Tartılması

Anubis'in ölünün kalbini tüyle tartması başlı başına inisiyatik ve ezoterik içerikli bir semboldur. Kalp vicdanı sembolize ettiği gibi, öncelikle ölünün dünyada yaşarken yaptığı tüm fiileri de ifade etmekteydi. Kalbin sembolize ettiği bir diğer unsur da ölünün astral bedeniydi. Kalp ruhu olarak Mısır'ın Ölüler Kitabı'nda yer alan astral bedenin tortulardan ne kadar arınıp arınmadığının ortaya konuluş sembollerinden biri de gerçeğin sembolü olan tüyle tartılmasıdır.


Yukarıda da belirtiğim gibi sadece Ölüler Kitabı'nın anlatıldığı bölümü zevkle okudum, diğer bölümler hoşuma gitmedi. Yine de ezoterizm ve okültizm ile ilgilenenler için okunabilir bir kitap.

24 Ocak 2010 Pazar

Agatha Christie-Kahverengi Elbiseli Adam


Kahverengi Elbiseli Adam

Agatha CHRISTIE

Altın Kitaplar

2009 İstanbul

ISBN 978-975-21-1188-2

272 sayfa






Geçen hafta İdefix'den sipariş vermek üzere iken birden canım polisiye okumak istedi. Ne zamandır okumuyordum. Bir kaç kitap inceledikten sonra poliye romanın kraliçesinden şaşmayayım dedim. Agatha Christie en sevdiğim yazarlardandır. Özellikle ortaokul ve lise dönemimde yaklaşık 40 kadar kitabını okumuşluğum vardır. Canım tekrar polisiye okumak istemişken yeni bir yazar yerine Agatha Christie okuyayım dedim ve başladım kitapları incelemeye. Dediğim gibi epey bir (neredeyse kitaplarının yarısı, toplam 80 polisiye romanı yazmıştır) kitabını okuyunca ilk 4-5 kitabı eledim ve karşıma bir mucize çıktı. Büyük bir süpriz. Tam aramaktan vazgeçmiştim ki "Kahverengi Elbiseli Adam" karşıma çıktı hemen sepete attım, diğer alacağım kitapları da seçip siparişimi tamamladım ve heyecanla başladım beklemeye. Peki neden bu kadar heyecanlandım? Ben 12 yaşlarında iken (o zaman video kültürü vardı) bir gün bir film kiralandı: "Kahverengili Adam" Film Agatha Christie romanından uyarlanmıştı. Kütüphanemizde bir kaç kitabı vardı. Ama ben henüz okumamıştım. Filmi 4-5 kez izledim. O kadar sevdim ki. Hemen Agatha Christie'nin kitaplarını okumaya başladım. Aradan biraz zaman geçince filmi tekrar kiralattım. Bir süre sonra bir daha. Annemler bıktılar sanırım, bana bir kopyasını yaptırdılar. Ne kadar sevinmiştim. Sık sık izliyordum. Daha sonra video bozuldu. Ben diğer kitaplara daldım. Filmi izleyemiyordum ama kitabını okumak istiyorum. Önce kitapçıları, sonra sahafları dolaştım. Kitabın Türkiye'deki ilk baskısı 1963 yılında Ak Kitapevi tarafından yapılmış. Haliyle bulamadım. İnternette izini sürdüm. Bir tane buldum ama satılmış. Geçen seneydi sanırım son kez aradım, bulamadım artık vazgeçmiştim. İdefix'de karşıma çıkınca yeni pırıl pırıl baskısı bundan sebeb mutlu oldum. Derler ya " Gökte ararken yerde bulmak" işte tam da benim durumumu kısa ve öz ifade ediyor. Cuma günü kargom elime ulaştı. Diğer kitapların içlerine bile bakmadan başladım "Kahverengi Elbiseli Adam"ı okumaya. Bebeğimi emzirirken bile elimden bırakmadım ve yaklaşık 1,5 günde okudum.

Elbette film biraz daha farklı. Kitapdaki bazı bölümler filmde yok. Ama hiç bir tad kaybı yok. Film ayrı güzel, kitap ayrı güzel - ki ben kitap uyarlamalarına Yüzüklerin Efendisi'nin dışında hep negatif bakmışımdır-

Bu kadar yazdım konu ne peki? Asıl konu elmaslar. Konu ile ilgili ne yazsam bana kitabın büyüsü bozulur gibi geliyor o yüzden sadece elmaslar demek bence yeterli. Polisiye sevenlere şiddetle tavsiye ederim. Bu hafta yapacağım ilk iş ise video kasedimi eşime verip onu bir dvd'ye aktartmasını rica etmek olcak. Önümüzdeki haftasonu filmini de izlemek istiyorum.

10 Ocak 2010 Pazar

İlber Ortaylı-Osmanlı Toplumunda Aile



Osmanlı Toplumunda Aile

İlber ORTAYLI

Timaş Yayınları

2009 İstanbul

ISBN 978-605-114-031-5

240 sayfa





2010'un ilk kitabı İlber Hoca'dan. İlber Hoca yine derya gibi bir kitap yazmış. Kitapda adından da anlaşılacağı gibi hem tarihsel hemde sosyolojik bir olgu olan aile üzerinde durulmuş. Kitapda eşlerin birbirine karşı sorumlulukları, evlenme, çocukların yetiştirilmesi, çok eşlilik, miras, ailenin günlük yaşamı, evlilik dışı ilişkiler gibi aileyi ilgilendiren pek çok konu incelenmiş. Bunun yanında sadece sıradan aile değil Osmanlı Hanedan ailesi, ulema aileleri ve gayri müslim soylularda kitapda yer almış. Ben çok severek, bolca not alarak okudum. Bazılarını paylaşmak isterim:
"İslam devleti gayrimüslimlerin ihtidası (yani sadece İslama geçiş) dışında bir dinden öbürüne geçmesini (Yahudi cemaatinden Hıristiyanlığa, Hıristiyanlıktan Yahudiliğe geçiş) hoş görmez, gerçekte de bu pek olmamıştır."
"Geleneksel Osmanlı şehirlerindeki mahale, henüz sınıf ve statü farklarının biçimlendirmediği bir fiziki mekandır. Bir paşanın konağının karşısında, basit bir evkaf katibinin aşı boyalı küçük evi; ilmiye ricalinden bir efendinin kaşanesinin yanı başında, mahalle su yolcusunu kulübesi bulunur. Bütün bu insanlar birbibirleriyle her gün karşılaşır, etiket farklılıklarına rağmen muhatab olurlar. Paşanın vekilharcı ile müderrisin damadı, suyolcu ile evkafın küçük katibi aynı kahvede toplanıp görüşürler. 18. yüzyıl ve hatta 19. yüzyıl başlarında büyük şehirlerin mahallelerinde bile toplumsal sınıflaşmaya göre biçimlenmiş belirgin mekan farklılaşması yoktur."
"Pek yaygın bir kanatin tersine, Osmanlı toplumunda 16. yüzyılda polygamie'nin (çokkarılılık) pek iltifat görmediği anlaşılıyor. Bazı seyyahlar da bu durumu gözlemlemişlerdir. Örneğin 14. yüzyıl sonnda Türkiye'den geçen Alman Protestan papazı Salomon Schweigger, "Türkler dünyaya, karıları da onlara hükmeder. Türk kadını kadar gezen, eğleneni yoktur. Çok karılılık yoktur. Herhalde bu işi denemiş, dert ve masrafa neden olduğunu anlayıp vazgeçmişler. Boşanma pek görülmüyor. Çünkü boşanırken erkek para ve eşya veriyor ve kız çocuk anaya kalıyor" demektedir."
"Şeker lüks bir maddeydi ve Türkiye'de büyük ölçüde 19. yüzyıla kullanılmaya başlanmıştır. İthal malı kelle şeker Avusturya ve Rusya'dan gelirdi. Her iki ülkede de pancar ekimi ve şeker sanaii 18. yüzyıl başlarında ortaya çıkmıştı ve sanayileşme faaliyetlerinin başlangıcıydı; başlıca pazarları da Osmanlı ülkesiydi. Pahalı şekeri ülkenin büyük bir kısmı kullanmazdı. Geleneksel tatlıların çoğu şekerden başka şeyle; balla ve pekmezle tatlandırılırdı. Şekersiz kahve ve çay bir alışkanlıktı. Şerbetli hamur tatlıları, daha çok şekerkamışını tanıyan güney bölgelerin mutfaklarına özgüdür."


5 Ocak 2010 Salı

David Ball-Haç ve Hilal


Haç ve Hilal - Savrulan Yürekler

David Ball

Literatür Yayıncılık

2005 İstanbul

ISBN:975-04-0274-X

490 Sayfa

Çeviri:Ayşegül Gürsoy





Haç ve Hilal - Kavuşan Yürekler

David Ball

Literatür Yayıncılık


2005 İstanbul

ISBN: 975-04-0348-7

613 Sayfa

Çeviri: Ayşegül Gürsoy





Tarihi Romanları çok seviyorum... Literatür Yayınlarının Tarihi Roman serisine bayılıyorum. Haç ve Hilal 2009'un son ve benim 2009'da okuduğum en güzel kitabıydı. Kitap iki ciltten oluşuyor I. Cilt Savrulan Yürekler; II. Cilt Kavuşan Yürekler

İlk sayfadan itibaren akan, sürükleyen anlatımı ile oldukça kalın iki kitap bir solukta okunuyor. [Gerçi benim meleğim biraz uzun bir solukta okumama neden oldu :) ]

Kitabın konusu bizlere de çok uzak değil... Roman 1552 yılında Malta'da başlıyor ve 1565 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Malta Seferine kadar olan tarihsel dönemi kapsıyor. Üç gencin Nico, Maria ve Christien'ın kimi zaman ayrı kimi zaman içiçe geçen maceralarını anlatıyor.

Nico Malta'dan kaçırılıp önce Cezayir'de köle yapılır, daha sonra Turgut Reis tarafından saraya sunulur ve devşirme olur.

Nico'nun ablası Maria okuma yazma öğrenme aşkı ile yanıp tutuşur. Bu idealini gerçekleştirir ve hayatı baştan aşağıya değişir.

Christien cerrah olmayı ister ancak babası onu daha bebekken St. Jean Şövalyelerine adar. Sözünden dönemeyen Christien kendini Malta'da bulur.

Romanda en önemli mesaj önyargıların zamanla nasıl eriyip gittiği, nefret ettiğimiz insanı yakından tanıyınca nefretin yerini hayranlığın nasıl aldığı.

Müslüman ve Hıristiyan dünyanın çarpıştığı güçlü destansı bir roman Haç ve Hilal.

Kitapda beni en etkileyen bölümlerden birinden minik bir alıntı:

"Kovadan iki kez su içmeyi başaranlardan biri olan irikıyım adamı gözetliyordu. Adamın elleri kocaman ve pütür pütürdü. Ensesi kalındı, kolları adeta bir kas yığınıydı. Nico, onun bir nalbant olduğundan emindi. Hemen yanı başında yatan karısına ve bebeğine göz kulak oluyordu. Birden Nico adamın ikinci yudum suyu yutmadığını farketti. Adam öne eğilip suyu bebeğin ağzına bıraktı. Bebeğin suyu içmesine çok dikkat etmesine rağmen, bu kıymetli sıvının büyük bir kısmı bebeğin yanaklarından süzülüp gitti. Nico durumu iyice göremiyordu ama bebeğin çok hasta olduğunu düşündü. Bebek ne kıpırdıyor ne gözlerini açıyordu. Sonra adam dikkatini karısına yöneltti; kadın da yaralanmış gibiydi. Her hareket, kadının acıdan kıvranamasına neden oluyordu. Nalbant, karısının başını şefkatle dizlerine yasladı ve onu öper gibi yaptı.Kadın inleyip aksırınca kalan azıcık su da etrafa saçıldı."


David Ball'ın diğer romanı Çöl İmparatorluğu da yine Literatür Yayınları tarafından basıldı. Bu kitabı da okumayı çok isterim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...