İngiliz Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiliz Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2013 Pazartesi

Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda


Kendine Ait Bir Oda (A Room of One's Room) 

Virginia Woolf

İletişim Yayınları

2003, İstanbul

ISBN: 9789750500848

127 Sayfa

Çeviri Suğra Öncü 




Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un feministliği anlattığı iki eserinden biridir. 19. yüzyıl sonunda hala erkekler ve kadınlar arasında eğitim eşitsizliği vardı. Bazı College'ler kadınları okula kabul etmelerine rağmen erkeklere verdikleri diploma yerine daha az değerli olan belgeler veriliyorlardı. Bu belgeler de kadınların işine yaramıyor devlet dairlerine başvuramıyorlardı. Virginia Woolf dönemine göre şanslı sayılabilir babasının kütüphanesi ve ona tutulan özel hocalarla iyi bir eğitim almasına rağmen erkek kardeşi gibi bir college'ye kabul edilmemesinin acısını yıllarca taşımıştır. (Mina Urgan, Virginia Woolf) 

1929 yılında yayınlanan Kendine Ait Bir Oda,  Newnham ve Girtin College'de 1928 yılında verdiği iki konferanstan oluşur. Konuşma dilini koruduğu için doğal ve akıcıdır. Forster'a göre en güzel yapıtlarındandır ve inancıdır. Virginia Woolf ise kitabın olumsuz karşılanacağını ve lezbiyen sanılacağından endişe eder. Ancak eser günümüzde hala feminizmin klasikleri arasındaki yerini korur. 

Bir kadın yazarın verimli olması için kendine ait bir odası ve geçinebilecek kadar parasının olmasının öneminin vurgular. Bu ikisi olmadan kadınların istese de üretken olmayacaklarını savunur.

Kitapta Shakespeare'a, dahi bir kardeş uydurması çok akıllıca ve hoştur. Ancak bu dahi kız kardeş sırf kadın olduğu için 20 yaşına gelemeden ölür gider. 

Virginia Woolf seslendiği topluluğa sadece öykü roman değil şiir, felsefe, eleştiri ve bilimsel araştırmalar da yazmalarını ister. Virginia Woolf dimağın hem dişil hem erkeksi olduğunu söyler. Bu söylem daha sonra Orlando eserinde kendini gösterir. 

Virginia Woolf'un bir diğer feminizmi savunduğu eseri Üç Gine'i de okumayı çok istiyorum. Kendine Ait Bir Oda, Woolf külliyatında ilk sıralarda okumanızı tavsiye ederim.

Bu güzel okuma için Sevgili Biblio'ya çok teşekkür ederim nice güzel okumalara... 


7 Mart 2013 Perşembe

Virgina Woolf - Flush


Flush

Virgina Woolf

İletişim Yayınları

2001, İstanbul

ISBN: 9788754709070

116 Sayfa

Çeviri:Fatih Özgüven 



Dünyanın büyük şairleri bir yanda gül koklamışlarsa, bir yanda da tezek koklamışlardır. Arada uzayıp giden sonsuz koku derecelemeleri kaydedilmiş değildir. Oysa Flush'ın içinde yaşadığı büyük ölçüde bir kokular dünyasıydı. Aşk özellikle kokuydu; biçim ve renk kokuydu; müzikle mimari, hukuk, politika ve bilim kokuydular. Onun için din bile kokuydu. Her gün yediği pirzola ya da bisküviyle yaşadığı serüvenlerin en basitini tasvir etmek bizi aşar. 


Flush, Virginia Woolf'un en rahat en keyifli okunan eseri sanırım. Çünkü kahramanımız bir köpek. Bazı eleştirmenler tarafından gözardı edilse de bir kısım eleştirmenlere göre tam bir başarı. Gerçekten de bir köpeğin yaşamını okumak çok keyifli. Bu deneyimi Paul Auster'ın Timbuktu romanı da yaşatıyor. O kitabı da çok severek okumuştum. 

Flush Viktoria dönemi şairlerinden Elizabeth Barrett'ın köpeğidir. Elizabeth Barrett babası tarafından hasta olduğu nedeniyle eve kapatılmıştır. Ancak Robert Browning ile tanışıp gizlice evlenirler ve İtalya'ya kaçarlar. En ünlü aşk öykülerinden biri olan bu öykünün tiyatro oyunları yazılmış, filmleri çekilmiştir. Virgina Woolf ise bambaşka bir açıdan kaleme alır öyküyü. Elizabeth Barrett'ın köpeği Flush'ın bakışından aktarır. 

Flush kırsal bölgede yaşayan Viktoria dönemi yazarlarından Mary Mitford'un köpeğidir. Burada geçen günleri çok mutludur. Kırlarda koşar oynar. Mary Mitford'un köpeğini satın almak isteyenler olur. Miss Mitford zor durumda olmasına rağmen Flush'ı satmaya razı olmaz ve onu Elizabeth Barrett'a hediye eder. Flush için bu olay inanılmaz bir deneyimdir. Önce sahibinin onu bırakmasına çok üzülür. Yeni sahibi seslenince yanına gider ve böylece hiç ayrılmayacak bir ikili olurlar. Kırları özlese de buradaki hayat da onu etkilemektedir. Burada yaşamaya alışır mevsimler geçip giderken bir gün bir mektup gelir sahibi heyecanlandıran bu mektup en nihayetinde sahibinin evliliğine kadar gider. Evlendikten sonra İtalya'ya giderler. Flush buraları o kadar sever ki kısa bir süre Londra dönmek ona işkence gibi gelir. İtalya'ya dönünce çiftin bir bebeği olur. Flush başta bebeğe karşı ön yargılı olsa da sonra onunla oynamayı çok sever. Daha sonra yaşadığı talihsiz pire olayı onu çok üzer. Uzun yıllar Floransa'da mutlu yaşar günün birince öleceğini hisseder ve sahibinin yanına döner. Elizabeth B. Browning kitabından başını kaldırınca Flush'un öldüğünü görür. 

Mina Urgan'ın Virgina Woolf kitabında, Virgina Wollf'un bu kitabı hiç sevmediğini belirtir. Halbuki bence çok keyifli ve neşeli bir kitap. Özellikle mevsim geçişlerinin anlatıldığı bölümler çok keyiflidir. Bayan Barrett'ın evlenidiği doğum yaptığı günlerin anlatımı da çok keyifli. Flush kendisini sevdiriyor o kesin. Virgina Woolf'un kitabı sevmemesi bana garip geldi gerçekten. Virgina Woolf okumaya başlamak isteyenler için çok iyi bir seçim. 


Elizabeth Barrett Browning

26 Şubat 2013 Salı

Virgina Woolf - Dalgalar



Dalgalar (The Waves)

Virginia Woolf

İletişim Yayınları

İstanbul, 2011

ISBN: 9789754709391

264 Sayfa

Çeviri: Oya Dalgıç






Dalgalar Virginia Woolf'un belki de en zor okunan eseri ki kendisi de bunu özellikle istemiştir. Kendine özgü bir tarzda kaleme alınan Dalgalar hem düz yazı hem de şiir öğelerini barındırmaktadır. Hatta güncesinde Dalgalar için bir tiyatro oyunu-şiir olarak bahseder. Bu yeni üslubunun güçlüğü nedeniyle kitap tam üç kez yeniden yazılmıştır. 

Roman olarak adlandırılamayan bu kitapta belli bir olay örgüsü yoktur. 6 kişinin (üç kadın üç erkek) bilinç akımını aktaran eser bazı eleştirmenlere göre Woolf'un en büyük eseridir. Karakterler bir bakıma kendi kendilerine konuşurlar. Bu altı karakter dışında Percival adındaki bir kişi daha vardır. Ancak onu sadece karakterlerin bahsetmesinden biliriz. Genç yaşta ölen Percival'ı yazar hiç konuşturmaz. Bu 6 karakter ve Percival dışında başka karakterler yoktur. Hatta bu karakterlerin bir kişinin farklı karakterleri olup olmadığı da tartışılır.

Üslup olarak farklı olsa da gerçekten de zor okunan bir kitap Dalgalar. Şiirselliğin verdiği bir ahenk olmasına ve kimi yerlerde akıp gitmesine rağmen Virginia Woolf gerçekten istediğini yapmış ve zor okunan ve karmaşık bir eser yaratmış. Kendi adıma bir önceki Virgina Woolf okumamdaki kitapları daha çok sevdiğim aşikar. Tavsiyem külliyatı okuyacaksanız sonlarda okumanız. İlk kitap olarak tercih ederseniz diğer kitaplarını okumak istemeyebilir ve çok şey kaçırabilirsiniz.

14 Ağustos 2012 Salı

John Fowles - Yaratık

Yaratık (A Maggot)

John Fowles

Ayrıntı Yayınları

2011, İstanbul

ISBN: 9755392776

472 Sayfa

Çeviri: Serdar Rıfat Kırkoğlu



"Kurtçuk ( Maggot) sözcüğü kanatlı bir yaratığın larva evresinini ifade eder; bu satırların yazarı yazılı metnin de en azından bu anlama geleceğini umut etmektedir" diye açıklıyor önsözünde Fowles ve anlatmaya devam ediyor kitabın ilham kaynaklarını... Küçük bir atlı grup kitabın ilk katmanın oluşmasına vesile oluyor, yüzleri olmayan bu grup bir süre sonra Fowles'un eline bir genç kadının suluboya resminin geçmesiyle bir çehre kazanmış. Kadında dikkatini çeken şey ölüme karşı var olma isteği imiş. Böyle doğmuş Maggot - Yaratık.

Her ne kadar Fowles'un sorgulamayı bir teknik olarak başarı ile romanda kullanmasını takdir etsem ve gizli kalmış hıristiyan tarikatları merakımı cezbetse de yanlış zamanda okumamdan mıdır neden çok ısınamadım ve zorla bitirdim desem yeridir. O uzun sorgulamalar beni boğdu. Belki kışın o kasvetli günlerinde okumak daha iyi bir seçim olabilir. Keşke başka bir romanını tercih etseydim diye epey hayıfladım.

Böyle gizem ile örülmüş ve farklı bir teknik ile anlatılmış Fowles'un yepyeni şeyler denediği bu romanı elbette çok değerli ama doğru zamanda okumak lazım geliyor sanırım.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

John Fowles - Abanoz Kule


Abanoz Kule (The Ebony Tower)

John Fowles

Ayrıntı Yayınları

2008, İstanbul

ISBN:975-539-512-1

331 Sayfa

Çeviri: Aysun Babacan





Kitap adını alan uzun bir öykü olan Abanoz Kule ve nispeten daha kısa dört öyküden oluşuyor: Eliduc, Zavallı Koko, Muamma, Bulut

John Fowles hayranlığım Abanoz Kule ile devam etti. Kendisi de ressam olan David, ünlü ressam Henry Breasley hakkında yazılan kitap ile ilgili olarak Fransa taşrasındaki evine gider. Gitmeden önce ünlü ressam hakkında pek çok şey duyar. Onun sevmediği şeylerden asla bahsetmemesi için de bol bol tembihlenir. Eve girdiği anda ressam ve kurduğu dünya onu adeta efsunlar. Evde ressam ile birlikte yaşayan sanat öğrencisi iki genç kız da bu efsunu daha da etkileyici bir hale sokar.

Sanki Büyücü'nün bir ön izlemesi gibiydi. Yine Fowles'un müthiş resim bilgisi ile harmanlanmış şahane bir uzun öyküydü. Okurken hep aklımda sadakat sorgulaması yaşadım. Sadakat nedir? İnsanın birlikte olduğu kişiyi fiziksel olarak bir ilişki içine girince mi yoksa aklına başka biri düşünce mi aldatmış olur gibi pek çok şey takıldı aklıma. Henry Breasley  ise görkemle yaratılmış bir karakter.

Eliduc, Fowles'un tercüme ettiği ortaçağa ait bir öykü. Bir şövalyenin yanlış anlaşılma sonucu ülkesinden sürgün edilmesi ve gittiği ülkede aşık olmasını anlatıyor. Ortaçağ öykülerini sevdiğim için çok hoşuma gitti.

Zavallı Koko en sevdiklerimden biri oldu. Öykü gerçekten çok heyecanlıydı finali biraz daha görkemli olsa daha mutlu olurdum ama okurken keyif aldım. Çok uzun bir süredir çalıştığı kitabın üzerinde daha çok çalışmak ve kafasını dinlemek için arkadaşının taşradaki evine giden bir yazar talihsiz bir olay yaşar. Eve hırsız girer ve hırsız normalde  ondan beklenilmeyen bir biçimde davranır. Yazarı bağlar ve uzun uzun konuşurlar. Ancak tam giderken yazarın kitabı ile ilgili topladığı tüm dosyaları ve  yazdıklarını bir güzel yakar.

Muamma'yı okurken bir ara bir Agatha Christie öyküsü okuyorum gibi hissettim ama bu hissiyatım uzun sürmedi zira oldukça heyecanlı ve gizemli başlayan öykü bir süre sonra gereksiz yere uzatılmış hissi verdi ve final de tatmin etmedi. Konusu ise evli, zengin ve başarılı bir iş adamı olan John Marcus Fielding ortada hiç bir gerekçe yokken kaybolur. Hiç bir mantıklı neden bulunamaz. Karısı, çocukları, sekreteri derken polis gelin namzedi ile görüşür ve minik detaylar yakalar. 

Bulut ise ailece yapılan bir piknik ve piknik sırasında yaşanılan olayları anlatsa da çok daha ince bir alt yapısı var. Çok naif ve çok hoş bir öyküydü.       

19 Temmuz 2012 Perşembe

John Fowles - Koleksiyoncu


Koleksiyoncu (The Collector)


John Fowles


Ayrıntı Yayınları


2011, İstanbul


ISBN: 978-975-539-308-7


260 Sayfa


Çeviri: Münir H. Göle





"Onların dışındaki kimsenin asla haberi olmadı."

Başlaması ve bitmesi aynı derecede sarsıcı oldu. Hatta dehşete bile kapıldım bir ara. Başıma gelse ne yapardım diye uzun uzun düşündürdü beni. Böyle kendi halinde, sessiz insanların daha tehlikeli olduğunu düşünürüm zaten bu roman pekiştirdi. 

Kendi halinde, sessiz bir insan olan Frederick Clegg  kelebek koleksiyonu yapan bir memurdur. Aşık olduğu resim öğrencisi Miranda'yı gizlice izler, gözler. Bir gün müşterek bahisten büyük ödülü kazanır. Bu parayı Miranda'nın ilgisini çekmek için kullanmayı düşünürken, asla beklediği etkiyi yapamayacağını fark eder, ve daha farklı bir yol gelir aklına. Kırsalda bir ev alır. Mahzeni düzenler. Pek çok detay düşünür. Miranda için alışveriş yapar. Aslında kendi de inanmaz başlarda yapacağı şeye fakat bir akşam her şey yolunda gider ve Miranda'yı kaçırır. Asıl öykü işte burada başlar...

Roman üç bölüm; ilk bölüm Frederick'in ağzından yazılmışken bir an da ikinci bölümde Miranda'nın gözünden olaylara şahit oluyoruz. Bu durum hem olayı iki tarafın açısından görmemizi sağlarken diğer yandan da gerilimi iyice arttırıyor. İçten içe Frederick'e hak verirken, Miranda'nın günlüğünü okuduğunuzda bu sefer nefret ediyorsunuz. Tam anlamı ile kendinize bir taraf bulamıyorsunuz. Son bölüm de ise ne hissedeceğiniz size kalmış. Ben büyük bir şaşkınlık yaşadım.  

Roman; İnsan nasıl da yaptığı haksızlık ve yanlışlara güzel bahaneler bulup, kendi kendine haklı çıkarıyor... Aşkın bazı insanları gerçekten nasıl hasta ettiğini gösteriyor... İlkel benliğimize bir güzel ayna tutuyor... Klostrofobimiz ile yüzleştiriyor... Ve kesinliklikle okunmayı hak ediyor...

Fowles'un ayrıca resim bilgisine de hayran olmamak elde değil. Fransız Teğmen'in Kadını ve Büyücü ile hayranlığımı kazanan Fowles, bu hissiyatımı arttırarak devam ettirdi Koleksiyoncu ile. Roman Fowles'un ilk yayınlanan romanı ve epey yayınevi tarafından reddedilmiş bir roman olma özelliği de taşıyor. Ayrıca romanda, Sevgili Biblio'nun Shakespeare okumamızda okuduğu Fırtına atıfları beni daha da heyecanlandırdı. 


Alıntılar burada. 

20 Haziran 2012 Çarşamba

Wiliam Shakespeare - Macbeth

Macbeth


Wiliam Shakespeare


İş Bankası Yayınları


2006, İstanbul


ISBN: 975-458-204-1


108 Sayfa


Çeviri: Sabahattin Eyüpoğlu





“Çık elimden, korkunç leke çık diyorum sana! Bu bir... Bu iki... Tamam: Haydi şimdi. Cehennem ne karanlıkmış! Yazık, koca kralım benim. Yazıklar olsun! Bir asker korkar mı hiç? Ne diye korkuyorsun bilinmesinden? Kimin haddine bizden hesap sormak ? Bir ihtiyardan bu kadar kan akacağı kimin aklına gelirdi?”


En ünlü tiratlardan biridir ve çok sevdiğim Agatha Christie Noel'de Cinayet kitabında " İhtiyardan bu kadar kan akacağı kimin aklına gelirdi? kısmını kullanmıştır. Zaten o kitabı okuduktan sonra gelişti Shakespeare okumamız. Macbeth, okuduklarımın arasında beni en etkileyen oldu  Cadılar ve Hekate çok sevdiğim figürler olduğu için burada da karşıma çıkmaları eseri daha çok sevmeme neden oldu sanırım.  

Oyun Shakespeare'in en kısa eserlerinden olmasına rağmen öyle yoğun, her satırı öyle anlam yüklü ki. Satırları not etmekten uzun sürdü belki de  okumam. Ama doyamadım tekrar tekrar okunacak ve okunmadığı zaman özlem duyulacak bir eser. 

Oyunun ilk temsili 1606 yılında Kral I James ve Danimarka Kralı IV. Christian huzurunda oynanmıştır. Belki de bu yüzden Kral Duncan beceriksiz bir kral iken bu eserde üstün nitelikli bir krala dönüşür. 

Macbeth rastladığı cadılardan kral olacağını öğrendikten sonra onu teslim alan bu arzu ve sonrasında işlediği cinayetler anlatılır eserde. Macbeth kötü bir karaktermiş gibi olsa da yine de farklıdır. III. Richard ve Iago gibi saf bir kötülük yoktur içinde ve onlar gibi zevk almaz yaptıklarından. Macbeth daha çok yükselme hırsının esiri olur. Yaptıklarından pişmanlık duyar ama o yola da girmiştir bir kere. 

"Sebep yok onu öldürmem için, beni mahmuzlayan tek şey kendi yükselme hırsım."

Ya Lady Macbeth, edebiyat tarihinin en güçlü en gözü kara kadını bu kadar mı güzel betimlenir. Tiyatrocu olsam mutlaka oynamak isterdim.  

Eğer okumadıysanız çok şey kaybetmişsiniz demektir tıpkı benim gibi. 





12 Haziran 2012 Salı

Wiliam Shakespeare - III. Richard


III. Richard


Wiliam Shakespeare


Remzi Kitabevi


2004, İstanbul


ISBN: 975-14-0971-3


206 Sayfa


Çeviri: Bülent Bozkurt



Madem çapkın olup 
Bu güzel günleri hoşça geçirme şansım yok,
Ben de hain olup bugünlerin boş zevklerinden
Nefret etmeye karar verdim.

Böyle diyor Richard Gloucester oyunun hemen başında ve elinden geleni de ardına koymuyor. Yapıyor aklına gelen tüm kötülükleri. Oyunda III. Richard oldukça kötü ruhlu, kambur, topal, çarpık çurpuk biri olarak betimlense de günümüzde tarihçiler hem fikir değil. Belki biraz fiziksel olarak ufak tefek, bir omuzu düşük denebilir ama bu denli fiziksel bir kusuru olmadığı aşikar. Bu Shakespeare'in de yarattığı bir şey değil yararlandığı bir takım kaynaklar Richard'ı bu şekilde anlatmışlar. Günümüz tarihçileri Shakespeare'in bu oyunun dönemin Kraliçe'si Elizabeth'e yaranmak için yazdığını ve bu sebeple Richard'ı çok daha sevimsiz ve kötü olarak gösterdiği görüşünde. Zira Elizabeth, Richard'ı öldürerek tahta geçen VII. Henry'nin torunu. 

Aslında ben bu okumada hata yapmışım sonradan fark ettim. VI. Henry okumalıymışım önce. Bu iki oyun birbirine bağlı. III. Richard elbette bağımsız bir oyun ancak o kadar çok kişi ve olay kurgusu içinde bir ara kayboldum. Bundan sonra ki ilk hedefim VI. Henry ve Fırtına'yı okumak olacak. Sevgili Biblio öyle güzel anlatmış ki Fırtına'yı çok merak ettim. 

Oyun gerçekten etkileyeci, oldukça zalim görünen Richard kimi zaman kanımızı donduruyor. Oyunun 1592 veya 1593 yıllarında yazıldığı düşünülüyor. İlk oynanış tarihi net değil. 

III. Richard'ın konusuna gelirsek; York Hanedanı Gloucester Dükü Richard, ağabeyi hasta kral IV. Edward'ın ölümünden sonra tahta geçme planı yapar. Bu uğurda önündeki tüm engelleri bir bir kaldırır. Önce ağabeyi Clarence Dükü George'un öldürür. 


Katil ile Richard'ın konuşması: 
Aptal olmadığınız belli:
Gözünüzden yaş yerine taş akıyor.
Sizi sevdim çocuklar. Hadi hemen işinize bakın;
Durmayın, yürüyün

Sonra, önceki Kral VI. Henry'nin gelini Lady Anne ile evlenir ki onu ikna ettiği sahne kesinlikle okunmaya değer. 


Sayın Bayan, seni kocandan mahrum eden,
Daha iyisini bulasın diye yaptı o işi.

Kral ölünce Richard kralın iki küçük oğlunu Londra kulesine kapatır ve Buckingham Dükü yardımıyla taç giymeyi başarır. Durumunu sağlama almak için hapsettiği prensleri öldürür ve karısı Lady Anne'i ortadan kaldırdıktan sonra, ölen Kral IV. Edward'ın kızı Elizabeth'e talip olur. Bu sırada rakip hanedandan Richmond kontu İngiltere'ye asker çıkarır. Bosworth savaşından Richard'ın ordusu yenilir ve atı ölen Richard: "At verin bana, bir at verin! Bir ata Krallığım!" diyerek umutsuzca çarpışır ve en sonunda Richmond tarafından öldürülür. Kont VII. Henry adıyla kral olur ve Kral Edward'ın kızı Elizabeth ile evlenir. Böylece Güller Savaşı olarak adlandırılan savaşta sona erer. 

Annesi bile Richard'dan haz etmez:
Dünyayı bana cehennem etmek için geldin dünyaya.
Doğumun acı,ağır bir yük oldu benim için.
Aksi, nadan bir çocuktun küçüklüğünde,
Okul günlerinde, nemrut, vahşi, çılgın, kavgacıydın;
Gençliğinde gözü kara, saldırgan, maceracıydın;
Olgunluk çağında kibirli, kurnaz, sinsi, kana susamış,
Görünüşte daha iyi niyetli, ama daha muzır,
Müşfik maskenin ardında, hain biri oldun. 
Seninle birlikte olduğumuz sürece,
Hoş geçirdiğim tek bir saat söyleyebilir misin?


Bu oyun da Kevin Spacey'den  izlenirmiş gerçekten. Geçen sene İstanbul'da 5 oyun oynamıştı. 




31 Mayıs 2012 Perşembe

Wiliam Shakespeare - Othello

Othello


Shakespeare


Remzi Kitapevi


2006, İstanbul


ISBN: 978-975-14-0454-1


217 Sayfa


Çeviri: Özdemir Nutku



Ah efendim, sakının kıskançlıktan!
Kıskançlık, etiyle beslendiği avla oynayan 
Yeşil gözlü bir canavardır.
Eğer aldatılan koca, karısını sevmiyorsa,
Boynuzlandığını bilse bile, mutludur bir bakıma;
Oysa karısını seven bir erkek kuşkularla kıvrandı mı
İşkence olur hayatın her anı. 


Ne kadar yoğun bir duygudur kıskançlık, insana neler yaptırır... Othello bunun en iyi cevabıdır sanırım. Sadece karşı cinse duyulan kıskançlık değildir aslında, mevki olarak da kıskançlık vardır. Iago elinden geleni ardına koymaz, maalesef tesadüfler ve şans da yardım eder kendisine ve başlarda plansız giriştiği bu iş birden evrilir ve dönüşür bir felakete. 

Othello'nun olay dizisi ilk kez 1565 yılında basılan Cinthio ya da Cintio olarak bilinen Giovanni Battista Giraldi'nin (Boccaccia'nun Decameron'nuna benzeyen tarzdaki) Hacotomithi adlı eserinin yedinci öyküsünden alınmıştır. Her ne kadar öykünün İngilizce çevirisi olmasa da öykünün genel hatlarının İngiltere'de bilindiği sanılmaktadır. Shakespeare, karışık olan bu öyküyü daha düzenli bir hale sokarak, anlamlı karakterler ve birbirinden güzel dizeler ile büyük bir tragedya haline getirmiştir. 

Ünlü Mağripli komutan Othello, bir Venedik soylusunu kızı Desdemona'ya aşık olur. Desdemona da Mağripliyi sever. Babası kızsa da evlenirler. O sırada Othello'nun emir subayı gözden düşer yaşadığı bir talihsizlikle. Bunun üzerine çavuş Iago devreye girer bir yandan Othello'yu Cassio ve Desdemona aşkına inandırmaya çalışırken, diğer yandan da Cassio'ya akıl verir Desdemona'nın yardımını istemesini. İşler böyle git gide karışır. Othello başlarda inanmasa da yavaş yavaş kıskançlık canavarına teslim olur ve intikam ateşiyle kavrulur. 

Hamlet'ten daha çok sevdim sanırım. Belki de o Hamlet'in kararsız tavırları beni biraz sıkmıştı. Burada Iago'nun gözü dönmüş bir biçimde amacına ulaşmak için yaptığı türlü numaralar bana gerçek hayattın bir yansıması olarak geldi ve daha çok benimsedim. Günümüzde böyle insanların çoğunlukta olması Othello'yu çağdaş bir öykü haline getiriyor. Allah tüm insanları Iago gibilerinin şerrinden korusun. Namuslu kadını namussuz yaptı en nihayetinde. 


23 Mayıs 2012 Çarşamba

Wiliam Shakespeare - Hamlet


Hamlet


Wiliam Shakespeare


Remzi Kitabevi


2012, İstanbul


ISBN: 978-975-14-0713-9


224 Sayfa


Çeviri: Bülent Bozkurt





Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu. 
Gözü dönmüş talihin sapanına, oklarına, 
İçin için katlanmak mı daha soylu, 
Yoksa, bir dertler denizine karşı silaha sarılıp
Son vermek mi onlara? Ölmek, Uyumak...

Dünyanın en ünlü tiradını bilmeyen var mıdır? Hamlet hakkında yazmak gerçekten güç. Gerek Shakespeare hakkında gerek Hamlet hakkında o kadar yazılmış şey var ki belki de en iyisi ben de uyandırdığı etkileri dile getirmeye çalışmak. Trajedi olmasaydı insan halleri nasıl anlatılırdı. İlk örneklerini Antik Yunan'da gördüğümüz o destansı tragedyaların yeri ben de bir başkadır. Antigone'den Elektra'ya kadar günümüze kalmış tüm tragedyalarda insanlığın en olmayacak en acı hisleri yüzümüze bir dalga gibi çarpar. Şimdilerde de bol dram içeren diziler gibi her daim insanların çektikleri acılar büyük ilgi toplamıştır. Kim bilir belki halimize şükredip beterin beteri var demek ve kendimizi iyi hissetmek için. Prens Hamlet'in de böylesi büyük bir acısı var. Daha babasını toprağa vereli kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen cenaze ile düğün birbirine karışır: 
Tasaaruf, Horatio, tasarruf. Cenaze için pişen etler, 
Biraz soğukça da olsa , düğün sofrasını donattı. 
O günü görmektense Horatio,
Öbür dünyada can düşmanımla karşılaşmayı yeğlerdim.


Eugène Delacroix - 1839

Annesi Kraliçe amcası ile evlenir ve amcası Kral olur. Nöbet tutan askerler Hamlet'in ölen babasının hayaletini görmüşlerdir ve Hamlet'i buna ikna ederler. Bir gece yarısı Hayalet Hamlet'e görünür ve eceliyle ölmediğini kardeşi tarafından öldürüldüğünü anlatır. Bunun intikamını almasını söyler. Hamlet sahte bir cinnet geçirerek üzerindeki şüpheleri atmaya çalışır. Polonius Kral'ın en güvenilir danışmanıdır, kızı Ophelia'ya Hamlet kur yapmaktadır ancak Ophelia'nın hem babası hem de ağabeyi Hamlet'in duygularında ciddi olmadığını düşünürler ve Ophelia'yı uyarırlar.  Bir süre sonra Ophelia, Hamlet'in tuhaf davranışlarında şüphelenir ve babasıyla bunun bir aşk cinneti olduğuna inanırlar. Hamlet bir grup oyuncu ile anlaşarak bir oyun sahneye koyar. Babasının öldürülmesini sahnede canlandırarak amcasının tepkisini ölçecektir. Tam cinayet sahnesinde amcası orayı terk eder ve böylece Hamlet amcasının suçlu olduğuna karar verir. Yaşamı için endişe duyan Kral mektubu getirenin öldürülmesini içeren bir mektup ile Hamlet'i İngiltere'ye gönderir. 


Ophelia, John Everett Millais 


Bu olaylar esnasında Kraliçe Hamlet ile konuşmak için odasına çağırır. Hamlet, onları dinleyen Polonius'u Kral zannederek öldürür. Babasının ölümü ile aklını kaybeden Ophelia çiçek toplarken suya düşer ve boğulur. Kral, Ophelia'nın abisine tüm bu olanların sorumlusunun  Hamlet olduğunu söyler ve bir düello tertip eder. Zehir sürülmüş kılıç ile hem Laertes hem Hamlet yaralanır. Bu sırada zehirli şarabı içen Kraliçe ölür ve tüm bunlar üzerine Hamlet zehirli kılıç ile Kralı öldürür. 


Hamlet, Shakespeare'in en uzun oyunudur. Yaklaşık 4 saat gibi bir sürede sahnelenir. Ayrıca oyun içinde oyun da yer alır. Hamlet'in teşviki ile sahnelenen oyunun adı Fare Kapanı'dır (Agatha Christie'nin Fare Kapanı adlı tiyatro oyununa ilham olur). 


Oyunda Hamlet oldukça kararsızdır. Hayalete inanır ama tam ikna olmaz. Eline fırsat geçmesine rağmen amcasını öldüremez. Oldukça karışık bir ruh hali sergiler. Ayrıca oyunda hayalet kullanılması da Gotik bir unsur olarak görülebilir. 


Zaten yıllarca üzerine yazılmış, düşünülmüş bir baş yapıtı daha fazla kurcalamaya gerek yok. O kadar hoş insan ve hayat üzerine söylenmiş sözler var ki. Epey bir altı çizili satırım oldu.Özellikle Polonius'un oğluna verdiği öğütler tekrar tekrar okunmaya değer.  Okuyun okuduktan sonra da Oskar'lı bir performans izleyin. 

6 Kasım 2010 Cumartesi

Virginia Woolf - Jacob'un Odası


Jacob'un Odası (Jabob's Room)

Virginia Woolf

İletişim Yayınları

2010, İstanbul

ISBN - 13: 978-975-470-881-3

216 Sayfa

Çeviri: Fatih Özgüven



Virginia Woolf ayım biraz gecikmeli olsa da bitti. Son kitabım sevgili Biblio'nun tavsiyesi üzere listeme aldığım Jacob'un Odası'ydı. İyi ki bu kitabını da okudum Woolf'un, yoksa epey bir kısım eksik kalacaktı. Puzzle'ın en büyük parçası Jacob'un Odasında gizliymiş. Planımın kasım ayına sarkmasının nedeni itiraf etmek gerekirse Woolf'un zor okunan bir yazar olması. Ama bu özellik onu okunamaz yapmıyor. Edebiyat tarihinin en özgün yazarlarından biri olan Woolf'u bu sene okumayı başardığım için önce kendimi tebrik etmek istiyorum. Bu sene epey bir sözümü tuttum. Arkadaşlarıma verdiğim sözlerimi de tutuyorum zira Jacob'un Odası'nın hemen arkasından Sevgili Biblio ile konuştuğumuz "Beyaz Geceler"e başladım. "Beyaz Geceler"in hemen arkasından da Sevgili Oklap'a daha önce verdiğim sözümü tutup Heinrich Böll'ün "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru"nu okuyacağım. 
Kitabı dün bitirdim. 5 Kasım V For Vendetta izleyenler için özel bir gündür. İzlemediyseniz mutlaka izleyin. Guy Fawkes, İngiliz tarihinin en büyük vatan haini olarak kabul edilir. Fawkes, Westminister Sarayı’ndaki İngiliz Parlamento Binasını, aristokrasi zirvesi olan 5 Kasım 1605 günü havaya uçurmaya karar verdi. Komploculardan birinin saray çevresinden bir tanıdığına, saraydan uzak durmasını tavsiye eden bir mektup göndermesi sonucu komplo ortaya çıkınca; Fawkes, 5 Kasım gece yarısı parlamento mahzenlerinde bol miktarda barut fıçısıyla yakalandı ve idam edildi. Hala İngiltere'de 5 Kasım günü komplonun başarısız olması nedeniyle büyük gösterilerle kutlanır. Kitapda da (sayfa 77) Jacob, 5 Kasımı kutlayanları görür ve o an çok mutlu olduğunu hisseder.  Kitabı bitirdiğim gün ile kitapta bu olayın anılması çok hoş bir tesadüf oldu.
Guy Fawkes ve komplocular

Kitabın en hoş bölümü Jacob'un Yunanistan yolculuğunun anlatıldığı bölümler. Kitap boyunca sevdiğim yazarların Ksenephon, Euripides, Aeskylos, Sofokles ve Vergilius'un eşlik etmesi de ayrı bir tad oldu.  Vergilius'tan sevdiğim bir alıntı:
Libertas, quae sera tamen respexit inertem, candidior postquam tondenti barba cadebat, respexit tamen et longo post tempore venit. (Vergilius, Bucolica, 30)
Özgürlük güldü sonunda benim gibi tembele, çoğalmaya başlayınca sakalımdaki aklar. Geç kaldı ya neyse, yine de güldü yüzümüze.
Virginia Woolf, bu kitabında da İstanbul'dan bahsetmekte.

Gelelim Jacob'a  - Yazının bu bölümü kitabın sonu ile ilgili bilgi içermektedir- Ben her ne kadar uyarı koysamda zaten kitabı okumak için elinize aldığınızda arka kapağı okuduğunuz an Jacob'un öleceğini öğreniyorsunuz. Bu duygu ile okumaya başladığınız için, içinize kocaman bir hüzün yerleşiyor. İlk sayfalarda çocukluğunu okuduğunuz bu gencin hayatına şahit olurken ölümüne nasıl adım adım yaklaştığını biliyorsunuz ama elinizden bir şey gelmiyor. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Öleceğimizi bile bile aşık oluyoruz, mutlu oluyoruz, deliler gibi eğleniyoruz, kahkahalarla gülüyoruz. Ama bu bizimde bir gün apansız öleceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Bu kitabı okurken bir tanıdığım, 5 yaşındaki kızını kaybetti. O acı da bu kitaba eşlik etti durdu bir hafta boyunca. Sanırım Jacob'un Odası denilince tıpkı Biblio'nun daha önce bahsettiği gibi benim de içim hüzün dolacak. Ancak belirtmeliyim ki bu benim yaşadığım özel olaydan dolayı değil. Kitabın kendisi bahsettiğim gibi hüzünlü. Virginia Woolf, Yunanistan'da tifoya kapılıp ölen kardeşi Thoby'nin anısı için yazmıştır. Geriye kardeşinden boş bir oda kaldığı için bu adı uygun gördüğünü söylüyor Mina Urgan. Genç yaşta ölen kardeşi için yazdığı için doğal olarak hüzün var. Hele yaklaşık iki sayfa olan son bölümü akıllara kazınıyor.
Jacob'un Odası, Virginia Woolf'un ilk deneysel romanıdır. Belli bir olay örgüsü olmadığı gibi zaman ve mekanda belirsizdir. Daha çok sinematografik bir özelliği vardır. Mekandan mekana; zamandan zamanda keskin geçişleri olan bu kitabını, Virginia Woolf roman olarak tanımlamaz. "New Roman" der. "Yaşamın tüm karmaşıklığını verdiğini" söyler. Baş kişi Jacob hakkında ise detaylı bilgi verilmez. Nasıl bir insan olduğunu anlayamayız. Bilinç akışı yöntemini kullanmadığı için Jacob'un düşüncelerini de bilmeyiz. Bu özellikleriyle zor okunan bir roman. Ama güzel bir roman. Ben dün itibariyle Jacob'un odasının kapısını kapattım ancak bir süre sonra o odaya geri döneceğimi biliyorum. 

29 Ekim 2010 Cuma

Virginia Woolf - Orlando


Orlando

Virginia Woolf

İletişim Yayınları

2010 İstanbul

ISBN: 978-975-470-827-1

244 Sayfa

Çeviri: Seniha Akar




Orlando, edebiyat tarihinin en özgün ve en ilginç öykülerinden biri bana göre. Ağır ve kasvetli iki romanın ardından Orlando bana o kadar eğlenceli geldi ki... Virginia Woolf'un kanımca en rahat okunan kitabı. Bazı yazarlara göre fantastik olarak nitelendirilen Orlando bence fantastik öğeler barındırmakla birlikte yine de Virginia Woolf'un elinden çıktığı gayet net olan çok özgün bi eser.
Orlando -Yaşam Öyküsü- adı ile 1928 yılında yayınlanan kitap, Mina Urgan'ın belirttiğine göre üç ağır kitabın - Jacop'un Odası, Mrs. Dalloway, Deniz Feneri- ardından biraz dinlenmek ve eğlenmek amacıyla yazılmıştır. Virginia Woolf günlüklerinde "Eğlence istiyorum, fantezi istiyorum" diye yazmıştır.
Kitapda yaşam öyküsü anlatılan kişinin iki temel fantastik öğesi vardır. İlki 300 yılı aşkın bir yaşam süresi - ki kitap yayınlandığında Woolf hala yaşadığını belirtir- ikincisi ise kitabın ilk yarısında erkek olan Orlando'nun kitabın ikinci yarısında uzun bir uykudan sonra kadına dönüşmesidir. Bütün bunlara ilave olarak maceralı bir hayat yaşar. Kraliçe Elizabeth'in gözüne girer, Rus bir Prenses ile aşk yaşar, İstanbul'a elçi olarak gelir ve burada evlenir, Sonra bir süre Bursa'da yaşar v.s... Orlando'nun İstanbul günlerini okurken "Puslu Kıtalar Atlası" tadı aldım. Virginia Woolf'un okuduğum üç kitabında da bir İstanbul bahsi geçiyor. Virginia Woolf'un iki kez İstanbul'a geldiği bilinmektedir. Hatta ikinci gelişinde Bursa'da gitme fırsatı bulmuştur. Orlando da İstanbul günlerini daha sonraları mutlulukla anımsar.
Virginia Woolf kitabını aşık olduğu Vita Sackville - West'e ithaf etmiştir. Orlando'nun cinsiyet değişiminin nedeni budur. Virginia Woolf'a göre Vita Sackville - West erkekliği ve kadınlığı birleştirmiş bir yaratıktı.
Orlando'nun 1992 yılında yapılmış bir de filmi var. Okuduklarımın filme ne derece aktarıldığı merakımı uyandırdı. Bulabilirsem izlemeye düşünüyorum.


"Genç bir erkekken nasıl ısrarla kadınların itaatkar, iffetli, mis kokulu ve şık olmalarını istediği geldi aklına. "Artık bu isteklerin bedelini kendi benliğimden ödemem gerecek" diye düşündü, "çünkü kadınlar (bu cinsiyette kısa deneyimine bakılırsa) doğuştan iffetli, itaatkar mis kokulu ve şık değiller. Onlarsız yaşamın zevklerinden hiç birini tadamayabilecekleri bu güzellikleri ancak bunaltıcı bir disiplinle elde edebilirler. Saçların yapılması var diye" düşündü, "yalnızca bu bile sabahımın bir saatini alır; aynaya bakmak var, bu da bir saat; balenlenip korselenmek var; yıkanıp pudralanmak var; ipekliden dantele, dantelden mat ipeğe üst baş değiştirmek var, yıllar yılı iffetli olmak var..."

Şimdiye kadar okuduğum en hoş empati örneği. Okunması tarafımdan tavsiye olunur.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Virginia Woolf - Mrs. Dalloway


Mrs. Dalloway

Virginia Woolf

İletişim Yayınları

2010 İstanbul

ISBN: 975-470-022-2

192 Sayfa

Çeviri: Tomris Uyar





"Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde."



Evet, Virginia Woolf güncesinde Mrs. Dalloway için böyle yazmış. Gerçekten de bunu başarmış. Yaşam ve ölüm iç içe romanda. Bu ölüm ve yaşamın iç içe olması belki de zor okunan bir roman yapmış, Mrs. Dalloway'i. Çok kalın bir kitap olmamasına rağmen bir haftada ancak okuyabildim. Yazar romanı bölümlere ayırmadığı için bu da okumayı güçleştiren bir unsur. Bazı satırları dönüp tekrar okudum ve cümleleri iyice anlamlandırmaya çalıştım. Virginia Woolf aslında ciddi bir zaman yaratarak okunacak bir yazar. Öyle otobüste, sağda solda okunamıyor. Ancak ben kendi adıma, bu kadar geç Woolf okuduğum için hayıflanırken, aslında farkında olmadan doğru bir iş yapmışım. Daha gençken okusam hem bu kadar sabırlı olmayabilirdim, hem de bazı şeyleri fark edemeyebilirdim.

Yazar romanda bir günü, tam bir gün bile değil aşağı yukarı 10-12 saatlik bir zamanı anlatır. Deniz Feneri’nde olduğu gibi bariz bir olay yoktur. Bu 12 saatlik zamanda geri dönüşlerle şimdiki zaman ve geçmişi bir arada anlatır. Romanda Big Ben’de önemli bir roldedir. Saatin kaç olduğunu o bize söyler. Mina Urgan’ın belirttiğine göre yazar romanına ilk olarak The Hours (Saatler) adını vermeyi düşünmüş. Aslında bu daha iyi bir isim olurdu. 
Romanda iki baş kişi var: Clarissa Dalloway ve Septimus Warren Smith. Clarissa Dalloway yüksek sınıftan ellili yaşlarında bir ev hanımıdır. Roman Clarissa Dalloway’in akşam vereceği parti için çiçekçiye gitmesi ile başlar. İki baş kişi birbirini tanımazlar ancak ikisi de reklam uçağını görür, bir lastik patlamasını duyarlar ve resmi bir araba görürler. Birbirlerine yakın ama birbirlerini tanımadan yaşarlar aynı günü. Daha da ilginci ikisi de Shakespeare’in sözlerini anımsarlar. "Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek demektir."

Clarissa Dalloway dışında diğer karakterler daha belirgin çizilmiş. Fakat Clarissa’nın nasıl bir karakteri olduğu pek anlaşılmıyor.

Diğer baş karakter Septimus Warren Smith ise savaşta yakın bir arkadaşının ölümünü gördükten sonra ruhsal dengesini kaybetmiş bir savaş mağdurudur. Septimus 30 yaşındadır ve bir İtalyan ile evlidir. Bir şirkette çalışmaktadır. Sık sık hezeyanlar yaşar.

Romanın sonunda birbirini tanımayan Clarissa ve Septimus aynı düşünce ile birleşirler ve bütünleşirler.

Dediğim gibi zor okunan bir roman, fakat bilinç akışı yöntemi bu romanla mükemmel hale gelmiştir. Bir baş yapıt.

Big Ben Saat Kulesi
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...