Alman Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alman Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2014 Salı

Hermann Hesse - Boncuk Oyunu


Boncuk Oyunu (Das Glasperlenspiel)

Hermann Hesse 

Yapı Kredi Yayınları

2012, İstanbul

ISBN : 9789750803611

560 Sayfa

Çeviri Kamuran Şipal






"Çünkü bir büyüyü içerir her başlangıç."


Hesse okumamızın ilk kitabı Boncuk Oyunu idi. Çok uzun süredir merak ettiğim bir romandı.Boncuk Oyunu bir Bildungsroman. Bildungsroman, Alman Edebiyatında bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türü olarak açıklanabilir. En ünlü bildungsromanlar: Jane Eyre, David Copperfield, Martin Eden, Harry Potter. 

Boncuk Oyunu, Joseph Knecht'in biyografisini anlatır. Knecht, 20. yüzyılda Avrupa'da kapalı bir grubun üyesidir ve okul çağından başlayarak Magister Ludi yani Boncuk Oyunu Üstadı olana kadarki dönemini anlatır. Boncuk Oyunu grubun var olmasının temeli olmasına rağmen hiç bir zaman romanda oyunun ayrıntıları açıklanmıyor. Büyük merakla oyunun detaylarını okumayı beklerken felsefe, matematik, müzik, edebiyat, tarih ve mantık gibi bilim dallarına ait çıkarımlar, sentezler buluyorsunuz. 

İlk başlarda biraz sıkıcı gelse de ortalarına doğru öykü anlam kazanmaya başlıyor. Knecht'in memnuniyetsizliği ortaya çıkıyor. Roman ayrıca ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan biri. Hesse külliyatının en önemli eserlerinden biri.

SON BONCUK OYUNCUSU

Önünde oyuncağı, renk renk boncuklar,
Oturur iki büklüm, ülke tarumar,
Savaş ve veba binmiş ensesine,
Yıkıntılarda sarmaşıklar, arılar vızır vızır.
Yorgun bir huzur kısık sesli ilahilerle
Yankılanır dünyada, suskun yaşlılık çağı
Renk renk boncukları boncuklarını sayar ihtiyar,
Uzanır eli mavi bir boncuğa, bir beyaza
Bir büyük seçer, bir küçüğü sonra,
Güzelce dizilir boncuklar, oluşur halka.
Simgeler oyununda üzerine yoktu bir zaman, 
Pek çok sanatta, pek çok dilde usta,
Çok yer gezip görmüş, bilip tanımış dünyayı,
Ünlü bir kişi, kutuplara kadar duyulmuş adı,
Öğrencilerle, meslektaşlarla çevresi sarılı.
Kalmış geride, harcanmış, yalnız, yaşlı,
Ne kendisinden feyz alacak bir öğrenci vardır şimdi
Ne bir üstat söyleşilere davet eder kendisini;
Geçmişe karışmış hepsi, tapınaklar, kitaplıklar,
Yok artık Kastalya'nın okulları...Dinlenir ihtiyar
Yıkıntılar içinde, elde boncuklar,
Anlam yüklü hiyeroglifleri bir dönemin
Bundan böyle renk renk cam parçaları.
Yuvarlanır ellerinden sessiz, 
Yitip gider kumlar içinde...

Üniversite bahçesinde kitabımı okurken...





26 Kasım 2012 Pazartesi

Stefan Zweig - Amok Koşucusu


Amok Koşucusu (Der Amokläufer)

Stefan Zweig

Can Yayınları

2004, İstanbul

ISBN: 975-510-145-4

189 Sayfa

Çeviri: İlknur Özdemir




Satranç ile gönlüme taht kurmuş olan Stefan Zweig Amok Koşucusu ile beni yeniden büyüledi. Kitapta başta Amok Koşucusu olmak üzere bütün öyküler sarsıcı. Elbette Amok Koşucusu bir başka ama diğer öyküler de muhteşem. Özellikle Madalya ve Leman Gölü Kıyısındaki Olay uzun süre düşündürdü beni. Kitaptaki öyküler:

  • Bir Çöküşün Öyküsü 
  • Madalya
  • Bazginlik
  • Amok Koşucusu
  • Ay Işığı Sokağı
  • Leporella 
  • Leman Gölü Kıyısındaki Olay
Amok Koşucusu Malezya ve Hindistan'da görülen bir tür çıldırma durumu. Zweig'ın kendinin de ölüm şekli olarak seçtiği intihar öykülerinde de kendini belli ediyor. İlk karısı ile intihar etmekten vazgeçen Zweig daha sonra ikinci karısıyla birlikte Hitler rejiminin kalıcı olduğunu sanmasıyla 22 Şubat 1942 yılında Rio De Janeiro'da intihar etti. O kadar başarılı bir yazar ki; okurken öykünün içine giriyorsunuz ve çıkmak, gerçek dünyaya dönmek epey bir süre alıyor. Bu öykü başta olmak üzere tüm öyküleriyle mutlaka okunmalı. Hatta defalarca okunmalı. Bu kadar muhteşem eserleri yorumlamak ne kadar zor... 

6 Temmuz 2012 Cuma

Thomas Mann - Düşkün



Düşkün (Gefallen) 


Thomas Mann


Dost Kitabevi


1982, Ankara


125 Sayfa


Çeviri: Nasuh Barın




Düşkün Mann'ın ilk öykülerinden oluşan bir kitap ve maalesef baskısı yok. Üniversitenin kütüphanesinde buldum ve Mann ayı için okumaya karar verdim. Aslında Thomas Mann'ın muhteşem kitabı Buddenbrooklar'ını okuyacaktım. Ancak haziran ayının yoğunluğunu göze alarak cesaret edememiştim. Ama Özgür'ün güzel yazısından sonra onu da en kısa zamanda okumak için listemin üst sıralarına yerleştirdim.

Düşkün; 
  • Düş Kırıklığı
  • Gladius Dei
  • Tobias Mindernickel
  • Peygamberin Yanında
  • Ölüm
  • Anekdot
  • Mutluluk İstemi
  • Düşkün
adlı öykülerden oluşuyor. Özellikle Düş Kırıklığı, Ölüm ve Anekdot en sevdiklerim oldu. Düş Kırıklığı hayatta yaşanılan düş kırıklığının şahane bir tanımı. Ölüm ise bir adamın kendini ölüme hazırlarken sevdiğinin ölümünü anlatan sıra dışı bir öykü. Öykü günlük halinde yazılmış ve bir anda o adamın yanı başında hissediyorsunuz kendinizi. Gerçekliği ile sizi çarpıyor. 

Thomas Mann'ın bu ilk öykülerinin baskısını bir yerlerde bulursanız, kaçırmayın derim. Nedense eskilerde basılmış güzel bazı kitaplar unutulup bir köşede bırakılıyor yeni baskısı yapılmıyor. Düşkün de bunlardan biri. 

Sevgili Özgür'e bu güzel okuma için yeniden teşekkür ediyorum. Kasım ayında yeni Nobel Ödüllü yazarımızı okuyacağız. Bakalım 2012'nin Edebiyat Nobel'ini kim alacak? Paul Auster'e verseler bu sene ;) 


3 Temmuz 2012 Salı

Thomas Mann - Tonio Kröger

Tonio Kröger


Thomas Mann


Can Yayınları


1997, İstanbul 


ISBN:9755107660


95 Sayfa


Çeviri: Fatih Özgüven




"İki dünya arasındayım. Her ikisinde de rahat edemiyorum. Bu yüzden işim zor. Siz sanatçılar benim bir burjuva olduğumu söylüyorsunuz, burjuvalarsa beni tutuklamaya kalkıştı... hangisi beni daha çok incitti bilemiyorum. Burjuvalar aptal; ama güzelliğin hayranları olan sizler, benim ağırkanlı olduğumu, özlemlerim olmadığını söyleyenler, hiçbir özlemim sıradanlığın hazlarından daha tatlı ve dokunaklı olmadığını savunan bir sanatçılık anlayışı da olduğunu unutmamalısınız; hem kökeni ve kaderi itibarıyla öylesine derin ki bu sanatçılık anlayışı..."



Venedik'te Ölüm'de işlediği sanatçı ve onun dünyasını Tonio Kröger'de tekrar anlatır bize Thomas Mann. Ama bu sefer kahramanımız kendi sözlerinde ifade ettiği gibi iki dünya arasında kalmıştır ve ikisinde de rahat değildir. Çocukluk arkadaşının sade hayatına özenirken bir yandan da onunla daha çok ortak noktası olması için okuduğu kitabı okumasını öneriyor. 

Thomas Mann'ın kendi anlattığı novella olarak tanımlanan bu öyküyü gerçekten çok sevdim. Tonio ve ressam arkadaşı Lizaveta Ivanova arasında geçen sanat ve sanatçı üzerine diyaloglar tekrar tekrar okunmaya değerdi. Ayrıca Tonio Kröger'in kuzeye yaptığı gezi çok hoş detaylara sahipti. 


Ve Tonio'nun çocukluk arkadaşını ve aşkını gördüğü anda yaptığı monolog da çok etkileyici idi: 


"Unuttum mu sizleri?" dedi kendi kendine, "hayır asla! Unutmadım, ne seni Hans, ne de seni sarışın Inge! Sizin için çalışıyorum ben, alkışları işitirken, yan gözle etrafıma bakıyorum, sizin de katıldığınızı görmek için... Don Carlos'u okudun mu  şimdi Hans Hansen, bahçenizin kapısı önünde vadettiğin gibi? Okuma onu! Bunu senden istemiyorum artık. Yalnız olduğu için ağlayan o kraldan sana ne? Parlak gözlerini şiirlerin ve melankolik fikirlerin üstünde bulandırma ve soldurma..."

Diğer güzel alıntılar burada. 

27 Haziran 2012 Çarşamba

Thomas Mann - Venedik'te Ölüm

Venedikte Ölüm (Der Todd in Venedig)


Thomas Mann


Can Yayınları


2011, İstanbul


ISBN: 978-975-070716-2


103 Sayfa


Çeviri: Behçet Necatigil





Derin bir takım nedenlerden dolayı denizi seviyordu: Bu sevgi çok çalışmış, dünyanın soluk aldırmayan çeşitliliği karşısında basitin, genişin koynuna sığınmayı özlemiş sanatçının sessizlik gereksinmesinden doğuyor, parçalanmamışa, ölçüsüze, ebediye, hiçliğe karşı duyduğu o yasak, görevlerine tamamen aykırı, işte asıl bunun ayartıcı eğiliminden ileri geliyor. Kusursuz uğruna didinen, mükemmelde dinlenmeye can atar; hiçlikse mükemmelin bir biçimi değil midir? 


1912 yılında yayınlanan Venedik'te Ölüm aslında Goethe hakkında bir öykü olarak tasarlanmıştı. Eserin konusu Goethe'nin ileri yaşlarında yaşadığı bir aşk olacaktı, ancak konu değişik bir gelişme gösterdi ve öykü, Goethe model alınarak yaratılan Gustav von Aschenbach karakteri üzerinden sanatçının yaratma sorunun irdeler ve öykü aşk-ölüm temasına işler. 

Thomas Mann'ı yıllar önce Büyülü Dağ ile sevmiştim. Sevgili Özgür'ün de yazısında belirttiği gibi uzun ve dingin bir yolculuk idi Büyülü Dağ. Ama sonunda zirve çıktığınızda bu uzun yola değdiğini anladığınız bir romandı. Venedik'te Ölüm biraz bu yüzden değişik geldi bana. Yaratma sıkıntısı çeken yazarın kendini güzele teslim etmesi konu itibariyle oldukça ilgi çekici ve mitolojik göndermeler ile benim için büyük bir keyif olsa da pedofili duygulardan rahatsız olmadım desem yalan olur. 

Kitabı okumadan önce iyi bir mitolojik bilgisinin olması elzem sanırım ki Sevgili Özgür de buna değinmiş. Aslında çeviriye dip notlar eklenerek bu eksik giderilebilinir. Zira bazı benzetmeler örneğin Zeus - Semele benzetmesi oldukça havada kalıyor. Semele'nin neden yanıp kavrulduğu kısaca dip not olarak verilebilirdi. Dediğim gibi öykü bir mitoloji sözlüğü ile okununca keyifli olabilir. Bu açıdan ben sevdim metni. 

Bir diğer çıkardığım anlam ise; Aschenbach'ın insanların mı kusursuz güzellikleri yarattığının (Yunan Klasik Dönem heykelleri) yoksa tanrının mı kusursuz güzelliği yarattığının sorgulaması (Öyküdeki genç karakter Tadzio). 

Konuya biraz daha değinirsem; Dinlenmek için Venedik'e giden ünlü yazar Aschenbach genç Polonyalı Tadzio'nun Yunan tanrıları ile yarışan güzelliğinden çok etkilenir. Bundan önce kurtulmak ister ve şehir terk etmek üzere yola çıkar. Yolda hata yaptığını fark eder ancak geri dönmekte tereddüt eder ancak ufak bir karışıklık ona otele geri dönme fırsatı tanır. Otele döndüğü zaman kendini akışa bırakır ta ki kentte salgın hastalık ortaya çıkana kadar. Hastalıktan kaçmak yerine kendini ölümün kollarına teslim eder. 

Öykünün Visconti tarafından çekilmiş bir de film uyarlaması mevcut. 

2 Aralık 2011 Cuma

Herta Müller - Yürekteki Hayvan& Tilki Daha O Zaman Avcıydı


Yürekteki Hayvan (Herztier)

Herta Müller

Telos Yayıncılık

1996, İstanbul

ISBN: 975-545-084-X

201 Sayfa

Çeviri: Çağlar Tanyeri





Tilki Daha O Zaman Avcıydı (Der Fuchs war damals shon der jager)

Herta Müller

Telos Yayıncılık

2009, İstanbul

ISBN: 975-545-101-3

228 Sayfa

Çeviri: Nesrin Oral





Yıl 1989 bir karı koca endişe ve korku dolu gözlerle bakınıyorlar. Çocukluğuma kazınmış üç görüntüden biridir bu (diğerleri Challenger Uzay mekiğinin infilak etmesi ve Çernobil) sonradan öğrendim onların kim olduğunu: Bu yaşlı karı koca Çevuşeskular'mış ve o görüntüler kurşuna dizildikleri andan önceki görüntüleriymiş.

Uzun zaman olmuş kitap yorumu yazmayalı. Bu uzun aradan sonra zor bir kitap ile başlasam da özlemişim. Biz sanırım Sevgili Özgür ile yağmurdan kaçarken doluya tutulduk. Şiir yorumlamak zor olduğu için bu sene Nobel ödülünü alan Tomas Tranströmer yerine Herta Müller okuyalım dedik ama bu seferde şiirsel bir düz yazı ile karşılaştık. Her iki kitabı aynı yazıda yazmaya karar vermiştim ki Özgür'ün de aynı şeyi yaptığını gördüm. Henüz etkilenmemek adına Özgür'ün yazısını okumadım sadece ilk paragrafına bir göz gezdirdim. Okumak için sabırsızlanıyorum.

Herta Müller için çok hevesliydim. Çok merak ediyordum. Uzun da bir ara verdiğim için okumaya büyük bir heves ile başladım. İlk Yürekteki Hayvan'ı okudum. Ancak diğerini okumasamda olurmuş sanırım. Aynı romanı okuyor gibiydim. Elbette bir edebiyatçı her zaman en iyi bildiği dünyayı anlatır ama  Herta Müller'in Romanya'nın Çavuşesku günlerini tekrar tekrar yazması, aynı metaforları kullanması  bana biraz fazla geldi. Tarzı zaten oldukça karamsar ve kaotik, romanlar birbirine girift bir yığın metafor ile dolu. Yürekteki Hayvanı daha çok beğendiğimi söylemek isterim. Belki aynı şeyleri ikinci kez okumak beni sıktığı için Tilki Daha O Zaman Avcı'yı sevmemiş olabilirim. Belki ilk onu okusam aynı şeyi Yürekteki Hayvan için düşünebilirdim. 

Romanlar kabaca diktatörya dünyasını ve insanların yaşadığı zorbalığı anlatıyor. Ancak bana yaşanmış deneyimlerden ziyade distopik bir romanmış gibi geldi. Romanları klostrofobik bir dünyayı betimliyor. Herta Müller'in Nobel ödülünü almasını ise tıpkı Orhan Pamukta olduğu gibi siyasi nedenlere bağlıyorum. Gerçi Herta Müller ile Orhan Pamuk'u karşılaştırınca Orhan Pamuk çok çok daha iyi. 

Herta Müller okumak isterseniz iki alternatiften Yürekteki Hayvan'ı okumanızı öneririm. Diğer kitapları dilimize çevrilmediği için çok keskin şeyler söylemek istemiyorum umarım diğer kitapları daha farklıdır.

Bir sonraki Nobel durağımız yine Alman edebiyatından: Thomas Mann...     

14 Kasım 2010 Pazar

Heinrich Böll - Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru

Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru (Die Verlorene Ehre Der Katharina Blum)

Heinrich Böll

Can Yayınları

1998 İstanbul

ISBN: ISBN: 975-510-919-6

126 Sayfa

Çeviri: Ahmet Cemal


Kitabı ilk defa Sevgili Özgür'ün blogunda görmüş ve çok ilgimi çekmişti. Hemen okuma sözümü verip kitabı ilk fırsatta almıştım. Kafamda yazacaklarımı tartarken aklıma 90'lı yılların haberleri geldi. Hani şu Reha Muhtar'lı haberler dönemi. Nereden başladıysa o yıllarda özel kanalların ana haber bültenleri, haberden başka her şeyden bahsederdi. Çay bardağı yiyen, ağzı ile kamyon çeken adamlardan tutunda tarikat mağduru genç kızlara kadar. 2 dakikalık şöhretlerin miladı. O yıllarda haber izlemekten nefret etmiştim. Bu formatın bir sonucu mudur bilmem ardı ardına kaliteli haber kanalları yayına geçti de 2000'li yıllarla birlikte özel kanallar da artık bu işe bir son verdi. Hatta RTÜK uyardı yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi neden bunlardan bahsettim. İletişimci kesildim birden. Kadın değil ama maalesef medya adamı rezil de eder vezir de. Gerçi sağolsunlar bizi düşünmek ve yargılamak gibi zor ve meşakkatli işlerden muaf tutuyorlar. Onlar bizim adımıza kim iyi kim kötü, haklı - haksız ayrımını yapıyorlar. İşte tam da Heinrich Böll kitabında bunu anlatıyor. Gerçi kitapda sadece bir gazetenin nelere kadir olduğu anlatılsa da günümüzde tüm medya organları Böll'ü haklı çıkarırcasına davranıyor.
Kendi halinde gayet muntazam bir hayatı olan Katharina Blum'un hayatı bir gecede değişiveriyor. Hem ne değişmek. Gazetenin eş, dost, akraba ile yaptığı röportajlar ve yalan yanlış haberleriyle genç kadın bir anda sokağa bile çıkamaz hale geliyor. Nedeni ise bir kanun kaçağı ile bir gece geçirmesi. Tüm hakaret, suçlama ve tacizlere başta gayet sağlam dursa da soruşturması sırasında "Gazete"nin yaptığı haberleri okuyunca cezasını kendi eliyle infaz ediyor. Bu haberleri yapan gazeteciyi röportaj verme sözü ile evine davet ediyor ve öldürüyor.
Konu belki başlangıçta yakın olduğumuz bir konu. Ancak gidişat ve son şok edici. Üslup ise çok sade. Okumak keyif veriyor. Böll'ün Nobel Ödülünü aldıktan sonra yazdığı kitabı hala güncel olanı gözler önüne seriyor.
Kitap, Beyaz Geceler gibi Ankara Tiyatrosu tarafından sahnelenmiş. İzlemek de muhteşem olurdu. Sözün özü; mutlaka okuyun.

7 Mayıs 2010 Cuma

Patrick Süskind - Koku

Koku (Das Parfüm, Die Geschichte eines Mörders)


Patrick SÜSKİND


Can Yayınları


İstanbul 2010


ISBN 978-975-510-059-3


249 Sayfa




"...Sözünü ettiğimiz dönemde kentlerde, biz çağdaş insanlar için tasarlanması bile güç pis bir koku hüküm sürmekteydi. Caddeler gübre kokardı, avlular sidik, merdivenlere çürümüş tahta ve sıçan yağı, havalandırılmayan odalar küflü toz, yatak odaları yağlı çarşaf ve nemli kuş tüyü yorgan kokar, lazımlıkların o keskin - tatlı rayihasıyla dolardı. Bacalardan kükürt, tabakhanelerden yakıcı soda, mezbahalarda pıhtılaşmış kan kokusu gelirdi. İnsanlar ter ve yıkanmamış elbise kokardı; ağızları çürük diş, mideleri soğan suyu, gövdeleri artık pek genç de değillerse, bayat peynir, ekşi süt, urlu hastalık kokuları yayardı. Irmaklar kokar, meydanlar kokar, kiliseler kokar, köprü altları ve saray içleri kokardı. Çiftçi de, rahip de, zanaatçı kalfası da ustanın karısı da kokar, bütün soylu tabaka, hatta kral bile, yırtıcı bir hayvan gibi kokar, kraliçeyse ihtiyar bir domuz gibi kokardı, yaz olsun kış olsun. Çünkü bakterilerin çürütücü etkinliğine daha dur diyen olmamıştı on sekizinci yüzyılda; bu yüzden gerek serpilmekte, gerekse sönmekte olan hayatta, pis kokuların eşlik etmediği bir görünüm, yapıcı veya yıkıcı bir insan eylemi yoktu..."

Düşünün böyle bir ortamda bir köpek kadar gelişmiş bir koku duyunuz olsun, ama kendi kokunuz olmasın. Tam bir tragedya. 18. yüzyıl Fransa'sında geçen hikayenin kahramanı Jean-Baptiste Grenouille işte tam da böyle bir durum da. Bahtsız bir bebeklik, çocukluk evresinden, sayısız acıdan, kederden, geçen Jean-Baptiste bir gün bir parfümcüyü etkilemeyi başarır ve koku üretme konusundaki dehasını gösterir. Ancak derken kendi kokusunun olmadığını fark eder ve işte o zaman herşey bir anda değişir. Kendi kokusunu yaratacaktır ama başkalarından önce kokularını çalması gerekecektir. İşte böylece kahramanımız seri katile dönüşür ve roman akar gider...

Koku elbette bir baş yapıt, insan öldürmek korkunç bir suç olsa da Jean- Baptiste'nin o kadar geçerli mazereti var ki kızamıyorsunuz. Keşke bir çözüm olsa diyorsunuz, ne olabilir diye düşünüyorsunuz. Hikaye zaten çarpıcı, bir de Süskind'in akıcı dili eklenince muhteşem bir eser ortaya çıkıyor. O çeşit çeşit kokuları betimlemesi o kadar gerçekçi ki. Koku gibi zor olan bir duyuyu anlatmakla kalmıyor, size kokuları duyuruyor.

Kitabın güç olsa da, olmaz deselerde filmi de yapıldı. Ben önce kitabını okumak da direndiğim için izlemedim. Artık izleyebilirim. O yüzden film ile ilgili bir yorum yapmıyorum. Daha önce de belirttiğim üzere iki tane başarılı bulduğum edebi uyarlama var ilki Yüzüklerin Efendisi- artık kitabı mi filmi mi daha çok seviyorum bilmiyorum- ikincisi Rüzgar Gibi Geçti -Vivien Leigh'ın muhteşem performansı ile film kitabın önüne geçmiş. Scarlet ona bakılarak yazılmış sanki-.

Koku'yu okumadıysanız okuyun, filmi izlediyseniz yine de okuyun. Her ikisini de yaptıysanız başka bir kitap okuyun, mesela Hamdi Koç İyi Dilekler Ülkesi muhteşem (yakında yazacağım bu kitabı)



Filmin Afişi
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...